jump to navigation

EKOIQ Dergisiyle Röportaj 7 Kasım 2010

Posted by HD in Global Compact, Küresel İlkeler Sözleşmesi, Röportaj.
trackback

SÖYLEŞİ

BM Kalkınma Programı Yöneticisi Hansın Doğan: “GLOBAL COMPACT, UZUN BİR SEYAHAT”

2000 yılında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın girişimiyle başlatılan Global Compact (Küresel İlkeler Sözleşmesi-KİS), firmaların kamuoyuna verdiği en sağlam taahhütlerden biri olarak kabul ediliyor. BM Kalkınma Programı İstanbul Yöneticisi Hansın Doğan, KİS metnini imzalayan Türkiyeli firmaların sayısının 200′ü geçtiğini anlatıyor. Ancak raporlama yapan firmaların sayısının 59 olması, Türk şirketlerinin bu sürece hâlâ yeterince hazır olmadığının işareti…

Söyleşi: Balkan TALU Fotoğraflar. Erhan ARIK

Küresel İlkeler Sözleşmesi (Global Compact) hakkında okurlarımıza kı­sa bir bilgi verebilir misiniz?

2000 yılında başlamış bir girişim. İlk amacı şirketlerin daha sorumlu dav­ranmalarını sağlamaktı. İkinci amaç da BM ve özel sektör arasındaki iliş­kileri düzenlemekti. Kofi Annan’ın özel girişimiyle kuruldu. Çalışma şartlan, çevre, yolsuzlukla mücade­le, insan haklan üst başlıklarını içe­ren 10 temel ilke var. Bunun altına imza atan kuruluşlar her yıl faaliyet­lerini raporluyor. Eğer bunu yapamazlarsa sözleşme kapsamından çı­karılıyorlar. Küresel İlkeler Sözleş­mesinin (KİS) şirketlere sağladığı bazı avantajlar var. Bu yüzden dün­yada 8 binden fazla şirket bu sözleş­meye imza attı.

Nedir bu avantajlar?

İlk olarak kurumsal sosyal sorumluk­la ilgili dünyadaki ilk ve en büyük platform olma özelliği taşıyor. Bu platformda diğer şirketlerle etkile­şim içine giriyorlar. Zirveler, toplan­tılar yapılıyor. Örneğin üç yılda bir yapılan CEO’Iarın bir araya geldiği Li­derler Zirvesi bu yıl Haziran ayında yapıldı. Türkiye’den epey bir katılım oldu. Toplamda 1200 yönetici vardı. Yoksullukla mücadele, çevre ve iklim değişikliğiyle ilgili konular ve etkile­şim içindeki şirketlerin sürdürülebi­lirliği nasıl devam ettirebilecekleri konuşuldu. Sonuçta şirketler sürdü­rülebilirliği sağlamak için eninde so­nunda refahı artırıcı adımlar atmak zorundalar. Eninde sonunda iklim de­ğişikliğine yönelik tedbir almak zo­rundalar. Çevre tahrip edilirse, kay­naklar tükenirse, yoksulluk artarsa tüketim azalacağı için bu şirketlerin varlık sebebi de ortadan kalkar. Şir­ketler bu platformda hem kendi ara­larında hem de hükümet ve STK’larla tartışıyorlar. Ayrıca KİS Ofisi tarafından yayınlanan araştırma, rapor ve eğitim çalışmaları var. Bunlar kuru­luşlar için yol gösterici olabiliyor. En son uluslararası danışmanlık şirketi Accenture tarafından yayınlanan bir araştırma var. 780 CEO ile bir anket çalışması yapmış. Pozisyonu nedir, vizyonu nedir, kendi şirketlerini ne kadar kritik görüyorlar gibi sorulara cevap aranıyor.

“Şirketler iklim değişikliği ile ilgili eninde sonunda tedbir almak zorundalar. Çevre tahrip edilirse, kaynaklar tükenirse, yoksulluk artarsa tüketim azalacağı için bu şirketlerin varlık sebebi de ortadan kalkar.”

Şu ana kadar yapılan anlaşmalar çerçevesinde Birleşmiş Milletlerin Binyıl Kalkınma Hedefleri (Millenium Deve­lopment Goals-MDG) ne kadar tutturulabildi?

KİS’in amaçlarından biri de bu zaten. Bir yandan kurumların kendine çe­kidüzen vermelerini sağlamaya çalı­şırken bir yandan da toplum ve çev­reyle etkileşimlerini geliştirmek için çaba sarfediyoruz. Kalkınma hedefle­rine ulaşmak için şirketlerin BM, STK’lar ve devletle işbirliğine girme çağrısı yapılıyor. Şirketlerin tek başı­na kalkınma hedeflerine ulaşmada bir etkide bulunması beklenmiyor. Eski­den bu konularda sorumluluk devlete ait olarak kabul edilirdi. Halbuki dev­letin böyle bir işi kotarmak için yeterli kaynağı ve bilgisi yok; yeterli etki ala­nına sahip değil. İşbirliğini sağlamak gerekiyordu. MDG hedefleri zamana bağlı hedefler. Her devletin öncelikleri farklı. Türkiye öncelik olarak önüne yoksullukla mücadeleyi koydu. Hedef­lere ciddi anlamda ulaşıldı. Devlet bu konuda çıtayı yükseltti. Sözleşmede HIV AİDS ile ilgili de madde var ama bu Türkiye’nin öncelik sıralamasında çok da üstte değil. En son Google Maps ve UNDP anlaştı, mdgmonitor.org adıyla bir site oluşturuldu. Artık Google Map üzerinden ülkelerin durumunu takip etmek mümkün. Şu anda 2015 hedef­lerine tam olarak ulaşmak mümkün görünmüyor zaten bence çok fazla id­dialıydı ama gene de MDG’nin devlet­ler üzerinde bir etkisi oldu. Bir hedefe yönelme, projelendirme, zamana bağlı hareket etme, kaynak ayırma, rapor­lama yapma gibi etkileri oldu. En önemlisi raporlama. Toplanan rapor­larla bir bilgi birikimi oluşuyor. ÖIçümleme yapılabiliyor.

Belki 2015′ten sonra bir ikinci faz açılabilir. Global Compact’ın bu ko­nudaki etkisini ölçmek zor ama şu anda 8 bin küsur firma taahhüt altına girmiş durumda. Bir şey yaptıkları zaman raporluyorlar. Bu raporlar ga­yet şeffaf. Kurumların web sitelerin­den de indirilebiliyor. Firmalar daha önce de raporlamalar yapıyordu. His­sedarlar ve finansörler için raporlar hazırlanıyordu. Biz bunu alt kattakilerin de görebilmesini sağlıyoruz. Ra­porlama yapıldığında çeşitli gruplar şirketlerin ne yapıp ne yapmadığını, daha fazla neler yapılabileceğini gö­rüyorlar. Bazı şirketlerin raporları çok cılız oluyor. Anlaşılıyor ki o şir­ketler pek bir şey yapmamış.

KİS bayağı iddialı ve kapsamlı bir me­tin. Genel olarak, dünyada ve Türkiye’de bu anlaşmayı imzalayan kuru­luşlar bu standartlara gerçek anlam­da ne kadar uyuyorlar?

Global Compact’ı biz bir seyahat ola­rak görüyoruz. Bu yolculuk da bir son durağa ulaşıp bitmiyor. Herhangi bir şirketin “Benden artık bu kadar” de­me şansı yok. Bazı şirketler yolun ba­şında, bazıları epey ilerledi. Örneğin yakın zamanda Pirelli yöneticileriyle tanıştım. Pirelli yoğun bir şekilde tedarikçileriyle beraber çalışıp koşulla­rı iyileştirmeye çalışıyor. 200 kişilik kurumsal sosyal sorumluluk ekipleri olan şirketler var.

Çin, Hindistan gibi ülkelere dağılıp koşullan denetliyorlar. “Benim şirketimde her şey mükemmel” demekle iş bitmiyor. Şirketler sadece kendi içle­rindeki mekanizmayı denetlemiyor­lar. İş ilişkisi içinde olduğun diğer ku­ruluşları da takip etmek zorundasın. Tedarikçilerin durumu genel olarak daha kötü.

Tedarik zinciri çok önemli bir sorun. Şirketler tedarik zincirlerini sürdürü­lebilir hale getirmeye her zaman ikna olmayabiliyor.

Özellikle İngiltere, Hollanda, İsveç ve Norveç gibi ülkelerde çok önemli adımlar atıldı. Önce işçilerinin çalış­ma şartlarını düzelttiler. Müşterileri­ne yönelik sağlık ve hijyenle ilgili cid­di tedbirler almışlar. Şu anda Çin’deki tedarikçilerine kadar sorgulayıp de­netliyorlar. Atıklardan geri dönüşüm yapılıyor mu? Suyu nasıl kullanıyor­lar? Artık bunlara bakılıyor. Kuzey Amerika’da da böyle firmalar var. Türkiye’de bu ortam çok hızlı ilerli­yor. Avantajı Avrupa’yla yoğun ilişki­leri olması. Avrupalı alıcıdan o baskı geliyor. Önüne istediği standartları koyuyor. “Kendini belgelendir, sertifikasyonu tamamla” diyorlar. O alıcı­ya mal satmak isteyen dükkânını ka­patmamak için bu değişiklikleri yap­mak zorunda kalıyor. Hele ki bazı en­düstrilerde fiyat avantajımızın olma­dığı da düşünülürse bunun kaçınıl­maz bir yol olduğunu görebiliriz. Ma­dem fiyatı düşüremiyorsun, bari so­rumlu şirketlerin dikkatini çekecek şekilde kaliteli ve sorumlu işletme ol, deniyor.

Türkiye’de bu normlar ne kadar be­nimsenmiş, içselleştirilmiş durumda?

Global Compact’m hedeflerinden biri de her şirketin bu kuralları içselleştirmesi zaten. Bunu ne kadar yapabil­dikleri, yolculuğa nereden başladık­larına göre değişiyor. Her şirketin fa­aliyet alanı ve coğrafyası başka. Çev­reye yaptığı baskı başka, tüketiciyle olan ilişkisi başka. Biz bir yandan da özel sektör ölçeğinde bakabilmek için bir çaba içine girdik. Türkiye’de Glo­bal Compact Türkiye temsilcisi Yılmaz Argüden’in başlattığı bir hareket var. Sektörel çalışma grupları oluştu­ruluyor. Otomotiv ve ilaç sektörüyle ilgili bir çalışma yapıldı. Bu sayede sektörel bazda koşullar ve ihtiyaçlar anlaşılmaya çalışılıyor.

KİS’Iere imza atma konusunda Türki­ye’deki son durum nedir?

Türkiye’de 2009′dan beri 207 imzacı şirket var. Tabii, bu bir şey ifade etmi­yor çünkü bunların yaklaşık 60 tanesi raporlamayı ya kesmiş ya da hiç yap­mamış. Aktif üye olup raporlama yap­mayanlar üyelikten çıkarılıyor. So­nuçta KİS, gönüllülük esasına dayanı­yor ama gene de yükümlülüklerini ye­rine getirmeyenlere, bir ceza değilse de, bir yaptırım uygulamak gerekiyor. Rapor, bir gözetim mekanizması aynı zamanda. Eğer imzacıları takip edemezseniz KİS de eleştirilere açık hale gelir. “Bu kadar kuruluşa imza attırı­yorsunuz, doğruyu yanlışı nasıl ayırt ediyorsunuz” derler. Bu yüzden ra­porlamada bir tarih sınırı koyduk.

İmzacıların ne kadarı raporlama ya­pıyor?

2009 yılında raporlama yapan şirket sayısı 59′du. Argüden’in ekibi sektö­rel bazda araştırma yapınca raporla­mada dramatik bir artış görüldü. Me­sela ilaç ve otomotiv sektörü toptan imza attı.

Peki, imzacılarla raporlayanlar ara­sında neden bu kadar fazla fark var?

Şirketler rapor yazmayı bilmiyor. Bu­nunla ilgili verilen eğitimler, bu işi yapan danışmanlık şirketleri, der­nekler var. Global Reporting Initiative’in (GRİ) Başkanı özel olarak çağı­rıldı, şirketlere eğitim verildi vs. ama birçok şirket yılsonu geldiğinde ne yazacaklarını hâlâ bilmiyor. Biz bu yüzden firmalara diyoruz ki, “Baştan sisteminizi kurun, neye imza atacağınızı iyi bilin”. Gerekiyorsa elemanını­zı yetiştirin. Ondan sonra taahhüt al­tına girin. Bu durum şirketlerin itiba­rını da zedeliyor. Düşünün, önce orta­ya çıkıyorsunuz, taahhüt altına giri­yorsunuz. Sonra siliniyorsunuz. Bu yüzden bize ne yaptığını bilen loko­motif bir grup lazım. Bu tarz öncü şir­ketler de yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Koç, Sabancı, Doğuş, Borusan ve Eczacıbaşı gibi holdingler ölçü olmaya başladı. Mesela Koç Holding’in imza atması, taahhütlerinin bünyesindeki 117 firmayı birden kapsaması anlamı­na geliyor.

Amsterdam’daki son GRI Konferan­sında sürdürülebilirlik raporunun zo­runlu tutulması tartışıldı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Böyle bir şeyi ancak devlet yapabilir ama bu, işin ruhuna ters. Kurumsal Sosyal Sorumluluk, zorunluluğun ötesinde yapılan bir şey. Vergilerimi­zin karşılığında talep edebileceğimiz bir şey değil. Ayrıca, eğer sürdürüle­bilirlik raporları zorunlu hale gelirse, şirketlerin bu konuda boğazı sıkılırsa bu sefer firmalar kendilerine yan yol­lar arar ve mesela Greenwash yapan şirket sayısı da artar.

KOBİ’lerin yeni standart ve trendlere ayak uydurmasının hep daha zor olduğu biliniyor. Türkiyeli KOBİ’lerin bu konudaki performansı nasıl?

Türkiye’de mecburen KOBİ’Iere ulaş­mak lazım çünkü Türk ekonomisinin yüzde 99′unu KOBİ’Ier oluşturuyor. Büyük firmaların tedarikçileri de KO­Bİ’Ier. KOBİ’Iere bu işten para kaza­nabileceklerinin anlatılması lazım. Bunu anlatabilecek kurumlar ise bü­yük firmalar. Mesela Apple, bilgisa­yar donanımı alan diğer firmaların birkaç yüz bin çalışanına eğitim ver­di. Böylece Apple rahatlıkla “Biz en çevre dostu bilgisayar firmasıyız” di­yebiliyor. Eğitimin maliyetini de App­le üstleniyor, hatta eğitimciyi de App­le gönderiyor. Doğrudan müşteriye satış yapan KOBİ’leri de tüketicilerin yönlendirmesi lazım. Türkiye’de tü­ketici bilinci çok zayıf. Ucuz olsun da ne olursa olsun diyor. Halbuki arz ta­lep ilişkisi çerçevesinde belki de çev­reye duyarlı mallar daha çok tüketil­dikçe o malın fiyatları da düşebilir. Avrupa tüketicisi bu anlamda daha bilinçli. Avrupalı tüketicilerinin yüz­de 67′si pahalı olsa bile çevre dostu ürünü tercih ediyor. Bu açığı kapa­mak için kamuya çok iş düşüyor. Öbür türlü yerel üreticiler bu boşluğu suiistimal ediyor. Mallarınız Avru­pa’da, Rusya’da kabul edilmiyor ama iç pazarda satılıyor. Tüketici de bu durumu 0-2 yaş grubu çocuğu varsa umursuyor. Sonra gene unutuyor.

EKOIQ Dergisi Kasım-Aralık 2010 sayısını buradan inceleyebilirsiniz.

Yorumlar»

No comments yet — be the first.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 179 other followers